Soykırımın Başlangıcı
7 Ekim’den bu yana Gazze’den gelen ölüm, yıkım ve insanlık dramına dair sarsıcı görüntüler, Anadolu Ajansının bu kitapta bir araya getirdiği kurbanlara, tanıklara ve uzmanlara yakışan birer belge niteliği taşıyor; yaşanan trajediyi canlı bir şekilde hafızalara kazıyor. Son iki yıldır İsrail’in durmaksızın sürdürdüğü saldırılar, dünyanın dört bir yanındaki vicdan sahibi insanları derinden sarsmakla kalmadı, aynı zamanda Gazze Şeridi’nde yoksulluk içinde ve aşırı kalabalık koşullarda yaşam mücadelesi veren 2,3 milyon Filistinlinin uzun süredir devam eden trajedisini bir kez daha gözler önüne serdi.
Bu olayların en çarpıcı ve çelişkili yönlerinden biri, Gazze nüfusunun %75’inden fazlasının zaten 1948’den bu yana mülteci —ya da mülteci torunu— olmasıdır. Bu insanlar, 1948’de yeni İsrail devletinin dâhilinde kalan yerlerde bulunan evlerinden, köylerinden İsrail milislerinin zoruyla sürülerek göç etmek zorunda bırakıldılar. Yedi yüz binden fazla Filistinlinin bu şekilde zorla yerinden edilmesinin sebebiyet verdiği travma, Filistin halkının kolektif hafızasına “Nakba” (Felaket) olarak kaydedilmiştir ve her yıl büyük bir hüzünle yad edilmektedir.
Depremler ya da kasırgalar gibi doğal afetlerin aksine, Gazze’de yaşanan dehşet verici kıyım, İsrail’in siyasi ve askerî liderlerinin bilinçli tercihlerinin bir sonucudur. Bu nedenle, açıkça beyan edilen niyetlerle gerçekleştirilen kanlı saldırılar, olgulara tarafsız şekilde bakan gözlemciler için hem intikam güdüsüyle hareket edildiğini hem de toprak kazanımına yönelik açgözlü bir tutum sergilendiğini ortaya koymaktadır. İsrail hükûmetini böylesine karanlık bir sürece sevk eden bu kişiler, kitap boyunca ayrıntılı şekilde belgelenen ve yorumlanan uluslararası suçların en göze çarpan, en mahut failleridir; bu konuda ciddi bir şüphe yoktur. Ancak dikkat çekici bir başka nokta da şudur: Bu isimler, önerdikleri politikaların icrasını çoğu zaman bizzat üstlenmezler. Söz konusu hunhar görevler, ancak gazeteciler, fotoğrafçılar ya da araştırmacılar tarafından kimlikleri tespit edildiğinde adları kamuoyuna yansıyan, sıradan ve isimsiz astlara devredilir.
Fail kavramının varoluşsal düzeydeki tanımı, onun hukuki, ahlaki ya da siyasi tanımlamalarıyla karıştırılmamalıdır. Çünkü bu üç çerçeve de belirli ölçüde rasyonelleştirilebilir; dolayısıyla “fail” meselesi çoğu zaman kaçınılmaz şekilde tartışmalı hâle gelir ve keyfî algılanabilir. Soykırım olgusunu bir anlığına bir kenara koysak bile, cezai sorumluluğun kapsamı bir hayli geniştir. Ancak günümüzde pek çok soykırım uzmanı, bu “suçların suçu” olarak tanımlanan fiilin unsurlarının, tam anlamıyla tanımlanmasa da yeterince mevcut olduğunu, bu nedenle yasa dışı biçimde suça ortak olan kolaylaştırıcıların da fail olarak değerlendirilmesinin meşru sayılabileceğini belirtmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Karim Khan, bu bağlamda yaptığı açıklamada, mahkemenin yetkili dairesine iki İsrailli lider —Benjamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant— hakkında tutuklama emri çıkarılması yönünde çağrıda bulunmuştur. UCM Savcılığı, bu yüksek profilli failleri insanlığa karşı suçlar da dâhil olmak üzere bir dizi uluslararası suçla itham etmiştir; ancak bu listeye soykırım suçu dâhil edilmemiştir. Savcının açıklamasında, adı geçen iki İsrailli lider hakkında tutuklama kararı çıkarılması için gerekçe olarak öne sürülen suçlar açık biçimde sıralanmıştır. Bu suçların söz konusu liderlerin eylemleriyle bağlantılı olduğuna dair “makul” düzeyde bir kanaatin oluştuğu belirtilmiştir.
“Roma Statüsü’nün 8. maddesinin 2-b (xxv) bendine aykırı olarak sivilleri aç bırakmayı bir savaş yöntemi olarak kullanmak suretiyle işlenen savaş suçu;
Roma Statüsü’nün 8. maddesinin 2-a (iii) bendi ya da 2-c (i) bendi uyarınca, büyük acılara ya da ciddi bedensel ya da ruhsal yaralanmalara kasten sebep olmak veya zalimane muamele yoluyla işlenen savaş suçu;
Roma Statüsü’nün 8. maddesinin 2-a (i) bendi uyarınca kasten adam öldürmek ya da 2-c (i) bendi uyarınca cinayet yoluyla işlenen savaş suçu;
Roma Statüsü’nün 8. maddesinin 2-b (i) ya da 2-e (i) bentlerine aykırı olarak sivilleri hedef alan saldırılar düzenlemek suretiyle işlenen savaş suçu;
Roma Statüsü’nün 7. maddesinin 1-b ve 1-a bentlerine aykırı olarak —özellikle aç bırakma sonucu meydana gelen ölümler bağlamında— soykırım ya da cinayet eylemleri yoluyla işlenen insanlığa karşı suç;
Roma Statüsü’nün 7. maddesinin 1-h bendine aykırı olarak işlenen insanlığa karşı suç olarak zulüm;
Roma Statüsü’nün 7. maddesinin 1-k bendine aykırı olarak işlenen insanlığa karşı suç kapsamında diğer gayriinsanî fiiller.”
(Bu suçlar, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin faaliyet gösterdiği yasal çerçeveyi belirleyen Roma Statüsü hükümlerine dayanmaktadır.)
Buradan çıkarılması gereken esas sonuç şudur: İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin yarattığı yoğun tartışmanın ardında, soykırım suçlamasının ciddiye alınabilecek nitelikte olması yatıyor olabilir; ancak yalnızca bu değil, aynı zamanda UCM’nin tutuklama emri çıkarmasını haklı gösterecek düzeyde başka ciddi uluslararası suçlar da mevcuttur. UCM’nin kendisi bu kişilere dair fiilen tutuklama kararı çıkarmasa bile,
Savcı’nın yaptığı açıklama, bu bireylerin fail olarak tanımlanmasını meşru kılacak davranışlarda bulunduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Tam da bu noktada, gazetecilerin, fotoğrafçıların ve belgeselcilerin tanıklıkları ve kayıtlarıyla desteklenen vahşet anlarına ait görüntüler bu suçların işlendiğine dair yeterli kanıt sunmakta ve şu temel sonucun altını çizmektedir: İsrail’in siyasi ve askerî liderleri (muhtemelen bazı başka kişilerle birlikte) fail olarak değerlendirilmelidir. Örneğin, İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) bağlı keskin nişancıların, kimliği açıkça belli olan gazetecileri hedef alarak öldürmeleri; bu açık cinayet eylemlerinin ve sonrasında yürütülen örtbas çabalarının hiçbir cezai ya da idari yaptırımla karşılaşmaması, bu tabloyu daha da netleştirmektedir.
Göz ardı edilen ikincil bir mesele daha var. UCM Savcısı’nın açıklamasında, 7 Ekim saldırısını planladıklarına dair kendisine “makul” görünen bir gerekçeyle üç Hamas lideri için de tutuklama emri çıkarılması önerildi. Bu saldırının savaş suçu ve insanlığa karşı suçlarla neticelenecek şekilde gerçekleştirildiğine dair iddialar çok çeşitli kaynaklar tarafından haberleştirilmişti. Ancak şu soruyu sormak gerekiyor: Bu Hamas liderleri, İsrailli liderlerle aynı anlamda “sanık” mıdır? Yani, 7 Ekim günü Hamas’ın yaptığı eylemler bağımsız kaynaklarla örtüşse bile, bu iki taraf aynı kategoride değerlendirilebilir mi? Benim kanaatime göre, bu iki farklı suçlamayı tek potada birleştirmek hem siyasi hem de ahlaki açıdan ciddi bir hatadır. İsrailli liderlere yönelik yargı sürecini makul kılan şey, yalnızca 7 Ekim’e verdikleri karşılık değil, bu cevabın başında kullandıkları açık soykırım dili, sivil nüfusu ve Gazze’nin hayati altyapısını hedef alan uzun soluklu yıkıcı saldırılar ve giderek daha fazla dile getirilen şu kuşkudur: İsrail’in asıl niyeti Hamas’ı ortadan kaldırmak değil, bu saldırıyı fırsata çevirerek işgal altındaki Filistin topraklarını İsrail’in egemen sınırlarına katmak suretiyle ülkenin toprak egemenliğini genişletmek olabilir.
Bu analiz, 7 Ekim saldırıları kapsamında işlendiği iddia edilen suçlar nedeniyle Hamas liderlerine yönelik tutuklama emirlerinin geçerliliğini sorgulamamaktadır. Ancak, böyle bir hukuki adım atılmadan önce, yaşananların gerçekte ne olduğunu ve hangi hafifletici koşulların mevcut olabileceğini ortaya koyacak bağımsız bir uluslararası soruşturmanın yürütülmesi gerektiğini savunmaktadır. Her şeyden önemlisi, İsrail ve Hamas’a yöneltilen suçlamaların aynı düzlemde birleştirilmesinin ima ettiği “eşdeğerlik” anlayışı sorgulanmaktadır. Çünkü İsrail’in bir yıla yayılan saldırılarının taşıdığı soykırımsal bağlam, hesap verilebilirliğe dair apayrı ve özel bir çağrı oluşturmaktadır. Bu bağlam, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasi anlamda da çok daha ağır bir sorumluluk doğurur. Zira Gazze, İsrail’in sınır ötesi bir düşman devletine düzenlediği bir saldırının hedefi değil; 1967 Savaşı sırasında işgal edilen ve o günden bu yana “savaş zamanı işgalini” düzenleyen Dördüncü Cenevre Sözleşmesi uyarınca “işgal altındaki toprak” statüsünde olan bir bölgedir.
İsrail, 57 yıldır sürdürdüğü işgalle ilgili olarak ihdas edilmiş bu hukuki sınırlamaları sürekli olarak hiçe saymış; son derece sert ve ayrımcı bir kontrol rejimi inşa etmiştir. Bu rejim, Human Rights Watch ve Amnesty International gibi saygın uluslararası insan hakları kuruluşlarının —ve hatta İsrail merkezli B’Tselem’in— hazırladığı bir dizi bağımsız raporda, uluslararası hukuka göre “apartheid suçu” teşkil ettiği gerekçesiyle açıkça kınanmıştır. Buna ek olarak, İsrail; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne bağlı özel raportörler —yani bağımsız insan hakları uzmanları— tarafından da mükerrer şekilde, sömürgecilik sonrası dönemde görülen bir “yerleşimci sömürgeciliği” örneği olarak tanımlanmıştır. Bu gayrimeşru kılıcı statünün en güçlü ve ikna edici gerekçesi, İsrail’in, Filistinlilere kendilerini öz vatanlarında birer yabancı ve baskı altındaki insanlar gibi hissettirmek için sarf ettiği hem resmî hem de gayriresmî çabalardır. Bu sistematik çabalar sonuç olarak Filistinlileri çok yalın ve acımasız bir tercihle baş başa bırakmıştır: ya İsrail’in apartheid rejimine boyun eğmek ya da komşu ülkelere sığınıp, uluslararası hukuk tarafından tanınan “geri dönme haklarını” bir gün kullanabileceklerine dair umutlarını diri tutmak.
Bu koşullar altında, Hamas’ın saldırısı, ezilen bir halkın silahlı mücadelesini hukuki sorumluluktan muaf tutan meşru bir direniş hakkı biçiminde değerlendirilmelidir. Ancak, eğer Hamas’a atfedilen uluslararası suçlara dair iddialar tarafsız delillerle profesyonel biçimde belgelenir ve uluslararası düzeyde yetkilendirilmiş bir soruşturma komisyonu tarafından doğrulanırsa, Hamas da bu suçlardan sorumlu tutulabilir. Böyle bir süreç işlerse, yalnızca İsrailli liderlere —şiddetli direnişi teşvik ettikleri gerekçesiyle— değil, aynı zamanda Hamas liderlerine de —rehin alma gibi yasaklanmış direniş eylemlerini onayladıkları ve gerçekleştirdikleri gerekçesiyle— tutuklama emirleri önerilmesi hukuken kabul edilebilir hâle gelebilir.
Bu gelişmeler, UCM’nin faillerle ilgili uygulamaları açısından değerlendirildiğinde, 7 Ekim’in, onu takip eden İsrail saldırısından tamamen ayrı bir çerçevede ele alınması gerektiği sonucuna varmak için tatminkâr deliller olduğu görünmektedir. Hem İsrail hem de Hamas liderleri için tutuklama emirleri çıkarılması ihtimali olsa da, özellikle 8-9 Ekim’de İsrail tarafından başlatılan misilleme saldırısı bağlamında odaklanılması gereken asıl mesele, İsrailli liderlerin hesap sorulabilir failler olarak tanımlanıp tanımlanamayacağıdır. Bu bağlamda, İsrail liderlerinin kendi ifadelerinde yer alan insanlıktan çıkarıcı ve aşırı uçlarda dolaşan niyet beyanlarıyla birlikte, Gazze’deki Filistinli toplumun yaşam kabiliyetine yönelik süregiden ve eşi benzeri görülmemiş yıkım da göz önüne alınmalıdır — ki bu yıkım, Gazze halkının bireysel ve kolektif varoluşunu tehdit eden, giderek büyüyen bir tehlike hâline gelmiştir. Böylesine güçlü kanıtlar mevcutken, İsrailli failleri itibarsızlaştırmak ve hesap verebilir kılmak için yasal ve siyasi yollarla en zorlayıcı bir şekilde harekete geçmeyi geciktirmenin kabul edilebilir hiçbir bahanesi kalmamıştır. Üstelik, bu tür hukuki adımlar, her ne kadar uluslararası hukukun gelişimi açısından son derece önemli olsa da, Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) soykırım kararı beklenmeksizin de atılabilir.
ABD Başkanı Joe Biden’ın, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin İsrail’in misilleme yoluyla uyguladığı şiddeti Hamas’ın gerçekleştirdiği terör saldırısıyla eşdeğer görmesine büyük bir öfkeyle tepki verdiği not edilmelidir. Oysa bu tepki, bu kitabın genel resimli anlatısıyla taban tabana zıttır. Zira okuyucu, sayfalar boyunca edindiği çok güçlü izlenimle, yaşanan insanî trajedinin ve siyasi şiddetin soykırıma varan bir düzeyde tırmanmasının asıl sorumlusunun büyük ölçüde İsrail’in işlediği suçlar olduğu sonucuna varmaktadır. Bu bağlam, UCM Savcısı’nın, Hamas’a yöneltilen suçlamaları İsrail ve ona yardım ve yataklık eden suç ortaklarına yöneltilen suçlamalarla aynı düzlemde ele almasının ne denli ciddi bir hata olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Suç Ortaklığının Önemi
UCM’nin İsrailli liderler hakkında önerdiği tutuklama emirleriyle başlatılan ve hâlâ sonuçlanmamış olan süreçte adı geçen üç kişi dışında da failler bulunmaktadır. Bazı egemen devletler, İsrail’in eylemlerini gerçekleştirebilmesi için olmazsa olmaz olan maddi ve sembolik destek sağlayarak bu süreci kolaylaştırmıştır. İsrail dışındaki pek çok hükûmet yetkilisi —ve Avrupa Komisyonu gibi bazı uluslararası kurumlar— Gazze’de sahada bulunan gazeteciler de dâhil olmak üzere çok sayıda tanık ve suçlayıcı kanıta doğrudan erişimleri olmasına rağmen, son iki yıl boyunca İsrail’e açık ve bilinçli biçimde destek vermeye devam etmiştir. Bu destek, Gazze’ye yönelik saldırının suç niteliğini —ve muhtemelen soykırım karakterini— tamamen kavramaya yetecek ölçüde bilgi sunmuş olmalıdır. Bu nedenle, söz konusu bireyler, uluslararası suçların işlenmesine fiilen katkı sağlamış olmaları bakımından, pratik anlamda kesinlikle faildirler.
İsrail’in liderlerinin birincil failler olarak tanımlanması, onlara yardım ve yataklık eden ikincil faillerden bağımsız düşünülemez. Bu tür suç ortaklığı, altta yatan suç örüntüsünün sürdürülmesini mümkün kılmaktadır. Sokak protestoları perspektifinden bakıldığında, aktivistler ve sivil toplum uzmanları arasında güçlü bir fikir birliği olduğu rahatlıkla söylenebilir: ABD, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın siyasi liderleri, siyasi ve ahlaki düzlemde soykırımın failleri olarak görülmektedir. Ancak, bu kişilerin hukuki anlamda da fail olarak değerlendirilmelerinin gerekip gerekmediğine dair şüpheler vardır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Filistin halkına karşı işlenen suçlara ortaklığının sembolik doruk noktası ise, 24 Temmuz 2024’te Washington’da düzenlenen resmî bir etkinlikte İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya yapılan davet ve kendisine sunulan kurumsal ağırlamadır. Bu etkinliğin en dikkat çekici unsuru, İsrail’in bu kitapta “baş fail” olarak tanımlanan liderinin, ABD Kongresi’nin ortak oturumunda konuşma yapmak için hususi bir davet almış olmasıydı. Peki, İsrail’in suç politikalarının doğrudan uygulayıcısı olmasalar da, bu daveti yapan ABD Kongresi’nin iki kanadının liderleri de fail olarak değerlendirilmeli değil midir?
Aynı zamanda, bireylerin hükûmetler ya da hükûmetlerarası aktörlerle ilişkilendirilen suçlar nedeniyle uluslararası düzeyde sorumlu tutulmasına yönelik motivasyonun büyük ölçüde sembolik olduğu görülmektedir — esas amaç, belirli davranış örüntülerinin reddedilmesini teşvik etmektir; bireylerin işledikleri suçlar nedeniyle cezalandırılması ise ikincil planda kalmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında düzenlenen Nürnberg ve Tokyo Savaş Suçları Mahkemeleri, sorumluluğu yalnızca müttefiklerin elinde bulunup o sırada hayatta olan siyasi ve askerî liderlerle sınırlı tutmayı tercih etmişti. Takip eden davalarda ise daha çok doğrudan suça karışan kişilere odaklanılmış; sadece genel politika kararlarını şekillendiren ya da uygulayanlar kapsam dışında bırakılmıştı. Özetle, Nazi ırkçılığını ya da Japon emperyal politikalarını ideolojik olarak destekleyen kişiler resmî anlamda fail olarak yargılanmamıştı. Sorumluluğun bu şekilde sınırlandırılmasının pratik gerekçesi, Almanya ya da Japonya halklarının tümünü suçlu ilan etmekten kaçınmaktı — zira savaşı kazanan taraflar, böyle bir yaklaşımın barışa geçiş sürecini zorlaştıracağına inanıyordu. Bu düşünce tarzı, faillerin hukuken tanımlanmasında güçlü sınırlamalara gidilmesi gerektiği yönündeki argümanı destekler niteliktedir.
Son Bir Not
Bu kitaptaki dehşet verici vahşet ve acı görüntülerinin, İşgal Altındaki Filistin topraklarında yaşayanların hayatta kalma mücadelesini ve en azından kendi kaderini tayin etme haklarını kullanma çabasını güçlendirebilmesini umuyorum. Aynı zamanda, bu görsellerin -bireysel vahşet olaylarının dehşet verici niteliğine ya da “meşru müdafaa” ve “güvenlik” gibi gerçekliği olmayan anlatılara kapılmadan- dünyanın dört bir yanındaki insanların, ellerindeki bu çarpıcı kanıtları kullanarak, İsrail’in bütüncül ve örgütlü suç saldırısının faillerini teşhis etmesine ve itibarsızlaştırmasına katkı sağlayacağını da umuyorum.
İsrail’in verdiği karşılığın soykırımsal bağlamını, bu yönde verilmiş resmî bir hukuki karar olmasa bile, doğru şekilde kavramak da en az diğerleri kadar önemlidir. En güvenilir kamusal söylemi şekillendiren siyasi ve ahlaki değerlendirmeler, bu sonuca aylar önce varmış durumdadır. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), ileride İsrail’e soykırım suçunun atfedilip edilemeyeceğine dair kararını verdiğinde, bu karar failler olarak tanımlanan bireylere yönelik hukuki sürecin nasıl ilerleyeceğini belirleyecektir. Ancak Gazze’deki insani felaketin aciliyeti ve büyüklüğü göz önüne alındığında, UAD’nin yavaş işleyen süreçlerini beklememek için fazlasıyla haklı gerekçelerimiz vardır. Artık, hem birincil ve ikincil faillerle etkili şekilde mücadele etmek hem de yerlerine, İsrail’in son iki yıldaki politikalarını savunan yeni kişilerin gelmeyeceğine dair beklentileri paylaşmak için yeterli kanıta sahibiz. Unutmamalıyız ki, Soykırım Sözleşmesi yalnızca cezalandırmayı değil, aynı zamanda soykırımın önlenmesini ve soykırıma teşvik veya tahriki yasaklamayı da kapsamaktadır. Bu sorumluluk yalnızca hükûmetlere ya da Birleşmiş Milletler’e değil, tüm dünya halklarına aittir.