
Öncelikle o meşhur fosfor bombaları fotoğraflarınızı nasıl çektiğinizin hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?
9 Ekim'de Sderot kenti yakınlarındaki (Kiryat) Malahi’de çektiğim bomba fotoğraflarının hikâyesi şöyle:
Gazze savaşının üçüncü günüydü. Biz savaşın başından beri yayın yapıyorduk. Gazze’ye paralel işgal topraklarının güneyine yoğunlaşmıştım. 7 Ekim’de sınırdaki bölgelere ulaşmak zordu. 8 Ekim tarihinde ise sınıra yakın bölgelere ulaşmak daha kolaydı. Bu sırada İsrail ordusu Gazze yönüne doğru askerî intikal için hazırlanıyordu. 9 Ekim’de de savaşa hazır gibiydi. Diğer bir ifade ile Gazze’ye doğru askerî operasyona başlamıştı. O sırada varabildiğimiz tek bölge ise Malahi’ydi. Oradaki topçu birliklerini görebiliyorduk. Aralarında İsraillilerin de bulunduğu bir grup foto muhabiri bölgeye vardık. Başlangıçta bölgeye girmeye çalıştık. Ancak İsrail ordusu bizi engelledi. Bölgenin kapalı askerî bölge olduğunu, aslında bölgede kimsenin bulunmaması gerektiğini söylediler. Bölge sorumlusu subayla görüştük ve tabii konuşuldu ve tabii ki onlarla konuşanlar da İsrailli gazetecilerdi. Bu sırada bize sınırlı bir süre için izin verdiler ve sadece birkaç dakika girmemize müsaade ettiler
Video çekimini bile yasakladılar, yayın yapılmasını yasakladılar. İşte böylece “girin ve sadece geçiş yapanların fotoğraflarını çekin” denildi. Topçu birliğine vardık ve bizi bir tankın yanına getirdiler. Bize “sadece bu tankı çekebilirsiniz” dendi. “Diğer tanklara ise uzaktan bakacaksınız; fotoğraflamadan önce bize sormanız gerekir” dediler.
Bir foto muhabiri olarak ben buradaysam yapmam gereken imkân oldukça fotoğraf çekmektir, bu gayet doğal. Olayı tüm yönleri, tüm açıları ve tüm alanlarıyla belgelemeliyim. Çünkü olur ki bir dahaki sefer bu bölgeye gelemeyebilirim.
Fiilen gözümün gördüğü her şeyi fotoğrafladım. Tabii, alanda bulunan örneğin özel birlikler gibi bazı şeylerin, bazı donanımların fotoğrafının çekilmesinin de yasak olduğu söylendi. Fotoğraf çekmemizi yasakladılar. Çektiğim fotoğrafın hikâyesi de bundan ibaret.
Bu fosfor bombası fotoğrafınızın birçok yayın mecrasında çıkmasına sevindiniz mi? Sizi özellikle şaşırtan veya sevindiren bir mecra oldu mu?
Biz gazeteciler çektiğimiz fotoğrafların nerelerde yayınlandığına bakarız. Bu fotoğrafı da yani ertesi gün interneti açtığımda bir insan hakları örgütünün kullandığını görünce şaşırdım. Adını verebilir miyim? Amnesty, değil mi? Uluslararası Af Örgütü, doğru mu?
Ertesi gün internette gezerken fotoğrafların nerelerde yayınladığına bakıyordum. Uluslararası Af Örgütünün benim fotoğraflarımdan birini aldığını görünce şok oldum.

Örgüt bunu ne şekilde lanse etmiş?
Fotoğraftaki bombalar hakkında tam bir rapor yazmışlar. Uluslararası Af Örgütü bu fotoğrafları, sivillere karşı kullanılması yasak olan fosfor bombalarını kullandığı yahut kullanacağına dair İsrail aleyhine kanıt olarak kullandı.
Bu fotoğrafınızın çok sayıda mecra tarafından alınıp yayınlanmasıyla ilgili duygularınız neler?
Şimdi duygularımı soruyorsunuz. Burada tatlı bir duygu diye bir şey yok. Yani biz şimdi savaştayız. Bu olayın bir parçası olmamı bir tarafa bırakırsak bunlar sonuçta bomba. Biz savaş durumundayız; burada güzel duygu diye bir şey olamaz. Sevinebilir miyim? Sevinemem çünkü bu bombalar kullanılacak, belki sivilleri, belki çocukları yahut kadınları öldürecek. Her neyse artık.
Tabii ki benim fotoğrafımı alabilirsin. Yani biz gazeteciler, hani bir gazetecinin fotoğrafı alındığında o da raporun/araştırmanın bir parçası oluyor. O da tarihe geçiyor ve belki mutlu olabiliyor. Ben ise bilemiyorum; savaşlarda foto muhabirinin fotoğrafı kanıt yahut başka bir şey de teşkil etse insanlar her zaman mutlu olamaz.
Doğu Kudüs’te vazifenizi yaparken 3-4 İsrail askeri size saldırarak sizi darp etti ve bu sırada diğer arkadaşlarınız görüntü almaya devam ettiği için bu görüntüler epey yayıldı. Sizin için bir mahzuru yoksa o anları bize anlatabilir misiniz?
Olur, anlatırım, sorun değil.
Cuma günleri hep olduğu gibi savaşın başlangıcında da gazetecilerin ve halkın Mescid-i Aksa’ya girmesi kısıtlanmıştı. Biz de Mescid-i Aksa dışındaki namazları belgeliyorduk. Gazeteciler olarak Doğu Kudüs’te bazı olayların çıkabileceğini biliyorduk. O gün Ceviz Vadisi bölgesindeydik. Durum stabildi, herhangi bir şey yoktu. Yani öyle büyük bir olay diyebileceğimiz bir olay da yoktu. Yani her şey çok rutindi. Savaşın arifesinde olağanın da altında bir durgunluk vardı.
Fotoğraf çekiyoruz, bir vaziyet yok. Küçük bir cemaatle Cuma namazı kılındı, namaz bitti. Biz de aşağı doğru, kuzeye doğru yokuş aşağı başka bir bölgeye yürümek istiyorduk. Yani, Şeyh Cerrah’a doğru, tahmini 200 metre kadar. Bir grup asker o bölgede takılıyordu. Oraya geldiğimiz sırada bize, “Oradan geçmeyin! Oradan geçmeyin! Nereye gidiyorsunuz!” diye bağırdılar. Kim bağırıyor baktık.
“Biz çıkıyoruz bölgeden, tamamıyla çıkıyoruz” dedik.
“Tamam, o zaman yetkili subaya sorun” dendi.
Yetkili subaya gittik, yanımda da meslektaşım Faiz Ebû Mirâ vardı. Subayla konuşmaya gittik. Alanı terk edeceğimizi söylemeye gittik. Konuştuk.
“Siz tamamen mi gideceksiniz? Yoksa aşağı gidip bekleyecek misiniz?”
“Vallahi bilmiyorum. Yani aşağı arabaya inip, arabada otururuz eşyalarımızı yollarız, daha sonra da gidebiliriz. Belki bir şey olursa biz de gazeteciler olarak geri dönebiliriz.”
Subay da, “Eğer öyleyse aşağı inemezsiniz, geçiş yok. Dönün” dedi. “Nasıl geçiş yok” dediğimizde “Dönün” dedi. Yanında bir asker vardı. Üzerimize saldırdı. Bize; bana ve Faiz’e vurmaya başladı. İlk darbesinde tekme atarak elime vurdu.
Biz askere, “Subayla konuşuyoruz, bize niye vuruyorsun, bize saldırdın” dedik. “Subayla konuşmamızı bitirmeden bize saldırdın.” Ben bunları söylerken Faiz’e de saldırdı. Ben yana çekildim.
Daha sonra tabii polis Faiz’e saldırdı, sonra da bana saldırdı. Bu sefer bana odaklandı. Bu sırada bana vuruyordu. “Bana niye vuruyorsun? Beni niye dövüyorsun? Beni niçin dövüyorsun?” deyip duruyordum.
Biz subayla konuşurken bile öbürü bize vurmaya devam etti.
Beni bıraktı. Ben de ona, “Tamam, madem sen bize böyle yapıyorsun, biz de seninle ‘MAHAŞ’ta görüşürüz” dedim. MAHAŞ polis memurlarına karşı soruşturma yürüten ofistir. O sırada Muhammed de “Seni şikâyet edeceğiz” dedi.
Döndü ve bu defa daha fazla vurmaya başladı. İşte bu olaydaki detaylar çok da ayrıntılıydı. Ben hatırlamıyorum; dövülüyordum. Ben bunları sonradan videoda gördüm. Daha da dövdü. Bir an olmuş, artık sinirlerim boşanmış, İbranice “Allah belanı versin!” demişim.
Delirdi, benim ona sövdüğümü söyledi. Güya ona bıçak çekmişim. Sonra silahını alıp namluyu bana çevirdi.
Artık beni vurmak istediğini anladım, sırtımı döndüm, “İşte vur vurabilirsen!” dedim. “Ama bana vurma.” Daha sonra vurmaya devam etti. İyice vurdu. “Ben sana ne yanlış yaptım, hangi yasayı çiğnedim?” Cevap yok. “O zaman beni tutukla, ama bana vurma. Hâlâ vuruyorsun, dövüyorsun, vuruyorsun” dedim. Beni neden dövdüğünü de anlamıyorum. Aniden bir polisin “Onu tutuklayın!” dediğini duydum. Bana vuran polis beni tutukladı ve yere yatırdı. Ben de teslim olarak tutuklanmaya direnmedim; ne sövdüm ne de başka bir şey yaptım.
“Tutuklayın” denildiğinde beni döven polise, “Yeter ki tutuklayın; tutuklayın da vurmaya devam etmeyin” dedim. Tutuklanarak yere yatırıldım. Yere yapıştırdılar. Ben de teslim oldum. Bir şey olmadı yani herhangi bir şekilde tutuklamaya direnmedim bile. Ne sövdüm ne de bir şey dedim.
Subayla konuşurken baştan beri bana vuran asker geldi ve bu defa kafama vurmaya başladı. Vurmaya başladığında kafamı koruyabildim. Ancak ellerimi kelepçelediklerinde elini koydu ve vurmaya devam etti. İşte burada kafamı koruyamadım ve bağırmaya başladım. Herif vurmaya devam ediyor, ellerim kelepçeli ve başımdan kanlar akıyor.
Başta askerler ilk yardım yapacak gazetecileri engellediler. Daha sonra yere çok fazla kan akınca askerin biri ilk yardımcılara, “Gelin, şuna bakın” dedi. Ben de şöyle baktım, “İlkyardım falan istemiyorum” dedim, “Bana sakın yardım etmeyin.” İlk yardımcıları kovdum. “Bana bakamazsınız. Beni polis nasıl kanlar içinde bıraktıysa öylece götürsünler” dedim.
Hâlâ yerdeyim. Bu sefer tüfekle vurmaya devam etti; yani tüfekle vurdu.
O sırada uzaktan bir ses geldi, “Onu bırakın, haydi işimiz var.”
Beni yere bıraktılar. Şu benimle İbranice alay edip korkutan asker, “Haydi yallah! Serbest bırakıldın, sevin” dedi. Beni hastaneye taşıdılar, tedavi gördüm. İşte her şey böyle oldu.
Bu yaşadıklarınızla ilgili olarak neler hissettiğinizi anlatabilir misiniz?
Yani bir gazeteci olarak söylüyorum, duygularım nasıl bilmiyorum ki?
Tabii ki yani gazeteci de sonuçta bir insan. Üzerinde anlaştığımız en temel bir konu da bu zaten. Bizim de duygularımız ve hissiyatımız var. Bazen sahadayken kendimize hâkim olmaya çalışıyoruz. Duygularımızı yansıtmıyoruz. Mesleğimizi icra ederken bizler profesyonel olmalıyız. Örneğin, bir kadına yapılan saldırıda ben üzülüyorum. Bir kadın, silahlarla donanmış bir asker tarafından darp ediliyor. Daha ötesi ne olabilir? Ben kendimi tutmalıyım, olaya müdahale etmemeliyim, benim işim sadece olayı belgelemek. Yani tüm bunlara dayanabilecek bir insan evladı yoktur yahut bir insana uygulanan şiddetten mutlu olan birini bulamazsın.
Bazen ev yıkımından ölüme, hatta bir tutuklamaya bir şiddeti belgelemeye gittiğimde gazeteci olarak bizlerin de işine taş konuluyor ve çalışmamız engelleniyor. Biz de Doğu Kudüs’te asker gibi çalışıyoruz. Batı Kudüs’te bu gibi işlerde bir olayı belgelerken sürekli bizlere farklı davranıyorlar. Filistinli olduğumdan değil sonuçta insani duygularımız var. Batı Kudüs’te saldırıya uğrayan İsrailliler vardı, tabii ki günün sonunda onların da saldırıya uğramalarından memnun değildik. Bu insanlar biz Filistinlilerle dayanışma amacıyla geldiler. Ne olursa olsun, bizim de duygularımız var. Bizim her zaman duygularımız var.
Bazen bu duygular bizi de etkiliyor, ailelerimizi de etkiliyor. Biz bu işi yapıyoruz, ailelerimiz etkileniyor. İşimizi yaparken stres altında kalıyoruz, yani baskı görüyoruz. Katliam görüyoruz, darp görüyoruz, saldırı görüyoruz, yıkım görüyoruz, insanların ağladığını görüyoruz. İşte böyle.
Sonuçta biz gazeteciler de günün sonunda, ayın sonunda bile değil, evlerimize döndüğümüzde içimize bir şey oturuyor. Bu şey evimizdeki psikolojimizi de etkiliyor. Gazetecilerin duyguları devamlı zor, duygularım devamlı karışık.

Peki bütün bu büyük sıkıntıların içinde gazeteciliği bırakmayı düşündüğünüz hiç oldu mu?
Son zamanlarda tüm bu işleri bırakmayı birkaç kez düşündüm. Yani fotoğrafçılık olarak fotoğraf çekmekten vazgeçemem belki ama, gazetecilik işi çok sancılı ve zor. Yani içimize attığımızı göstermiyoruz.
Ben birey olarak, Mustafa olarak, yani gazeteci Mustafa olarak değil, benim içime atma gücüm vardı. İçimdeki kötü şeyler negatif enerji. Biz olan şeylere bakıyoruz, ama özellikle bu savaştan çok ama çok etkilendim.
O gün Doğu Kudüs’te yaşadıklarımdan fena etkilendim. O gün bana askerler saldırdı. Önce bu konuya pek de kafa yormadım. Ama yaklaşık bir hafta sonra izin aldım. İzinde evde otururken “bu işi bırakabilir miyim” gibi düşünceler aklıma gelmeye başladı. “Dönmeyeceğim” dedim. “Tamam artık, izni bitireceğim, istemiyorum.” Foto muhabirliği kesin yapmam diyemiyorum ama artık istemiyorum. Başka şeylerin fotoğraflarını çekerek de geçinebilirim.
Gazze’nin geleceğiyle ilgili neler düşünüyorsunuz?
Bu savaş biter, başka bir savaş başlar. Ancak bu savaş bitince savaş düşüncesinden kurtulabileceğimiz bir aşamaya geçebiliriz. Savaş bir süreliğine biter, 2014’te olduğu gibi. 2000’de de bitti, 2019’da da savaş bitti, 2020’de başladı, 2021’de tekrar başladı. Ancak sorunun tümüyle çözülmesiyle bu mesele de çözülebilir.




