
Daha önce de Gazze’de mi çalışıyordunuz?
Gazze’de, evet. Gazze şeridinde; tam olarak Gazze şehrinde çalıştım. Ben bu memleketin evladıyım. Ben Gazzeliyim.
Bu süreçte hep orada mıydınız?
7 Ekim’den sonra Gazze savaşının birinci günü Gazze’ye gittim. İstanbul Havalimanı’ndan kalkmıştık. Çok şanslıydım, çünkü bu süreçte Gazze Şeridi’ne girip oradaki savaşı ve saldırıları haber yapabilen tek gazeteciydim. Ertesi gün Refah sınır kapısı bombalandı, kapılar kapatıldı ve o günden bu yana hiçbir uluslararası gazeteci ya da Gazze Şeridi dışından hiçbir gazeteci Gazze Şeridi’ne giremedi. Bu, Gazze Şeridi’nde gazetecilerin maruz kalacağı soykırımın ilk işaretiydi. Tüm uluslararası gazetecilerin Gazze’ye girişi engellendi. Olup bitenlerin haberini İsrail tarafından yaptırmak için dünyanın tüm gazetecilerini, uluslararası istasyonları Gazze çevresindeki İsrail yerleşimlerine getiriyorlardı. Diğer yandan Gazzeli gazetecilerin iletişimleri kesiliyordu. Gazzeli gazeteciler öldürülüyordu, aileleri katlediliyordu, onları yaralayıp, aç bırakıyorlardı. Gazetecilerin evleri bombalanıyordu. Bu tam olarak gazetecilere yönelik bir soykırımdı.
Daha sonra oradan ayrıldınız. Nasıl oldu? Neler hissettiniz?
Gazze’den ayrılmak zor bir duyguydu. Keşke oradan sekiz günlük sekiz esirin bırakıldığı ateşkes sırasında ayrılmış olsaydım. Çünkü memleketim hâlâ ateş altındayken terk ediyordum, gazeteciler, meslektaşlarım ve dostlarım hâlâ her gün birer birer ölüyorlardı. Şu anda Gazze Şeridi’nde her gün ortalama bir Filistinli gazeteci öldürülüyor ve o gazetecileri işgal ordusu öldürüyor. Gazeteciler her gün “sırada kim var” diye soruyorlar. Memleketim kan-revan içindeyken ayrılmak benim için zor oldu. Filistin’de çok meşhur bir şarkı vardır: “Filistin, Filistin, Anam Filistin, canım benim, memleketim, anam, canım memleketim” diye söylenen bir şarkı. Bu memleketin bir evladının anası kanlar içindeyken, anası rahatsızken ondan ayrılması çok zordu. Anamı hasta, yaralı ve kanlar içinde bırakmak, gazeteci arkadaşlarımı orada ölüme terk etmek benim için çok zor oldu.
Orada bulunduğunuz süre zarfında nasıl hikâyeler yakaladınız?
Ailelerinden sadece tek kişi kalan çocuklarla ilgili bir program yaptım. Sadece ben böyle altı çocuğa rastlayıp hikâyelerini yayımladım. Bu hikâyeler birbirinin tekrarıydı, zira bu durum çok yaygın bir hâl almıştı. Videoların birinde küçücük bir kız çocuğu yaralı ailesini arıyordu. Ambulanslar enkaz altından kurtarabildikleri yaralıları taşımaya başlamışlardı. Bu kız çocuğu başta annesini, daha sonra kardeşlerini arıyordu. Minicik yavru üstüne pislemiş, bir yandan çok utanıyordu. Ben aniden her şeyi bıraktım. Program çekimini de bıraktım. Bu yavrucakla ve daha birçok yavruyla oradan oraya gittim. İnsan çok zaman oluyor ki, mesleği ile insani görevi arasında kalıyor ve zorlanıyor. Önceliğin çocuklara ait olduğunu biliyordum ve gazetecilik vazifesi karşısında bile onlara öncelik veriyorduk. Dünya gazetecilerin yayımladıkları haberleri umursamıyor, bundan daha da önemlisi bu çocukların psikolojik ve beden sağlığıdır. Sonuçta ben de bir anneyim ve bu durumlarda bulunan çocuklarım var, bu yüzden çocukları görünce zafiyet duyuyor ve her şeyi bırakıp bu çocuklarla gidiyordum.
Diğer bir videoda bir çocuk vardı. Han Yunus’ta Gazze’nin Güneyinde El Lemedânî ailesinden sadece tek bir çocuk hayatta kalabilmişti. Tüm ailesini kaybetmiş, tüm ailesi şehit olmuştu. O da yaralı bir şekilde gelmiş ve morgda kefenler içindeki ailesine veda ediyordu. Yaralı yatağında ailesine son görevini yaparak onlara veda etmek ona nasip oldu.

Sizce İsrail gazetecileri kasten mi hedef alıyor?
İsrail, gazetecileri tabii ki kasten hedef alıyor. Birincisinde yahut ikincisinde, hadi üçüncüsünde ya da dördüncü kez olsa tesadüf diyebiliriz. Ama Gazze Şeridi’nde her gün bir gazeteci öldürülüyor. Bu saldırılar tabii ki kasıtlı. İsrail neden gazetecileri zorla göç ettirip Gazze Şeridi’nin kuzeyinde işlerini yapmayı yasaklıyor? Bizleri niye güneye doğru sürdüler? İsrail neden uluslararası gazetecilerin Gazze Şeridi’ne girip olayları çekmesine izin vermiyor? Cevabın açık olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz İsrail’in Gazze Şeridi’nde işlediği soykırımı ve insanlık suçlarını açığa çıkarıyoruz.
Muhammed Al-Alûl’un ailesinin şehit edildiği sırada kendisiyle birlikteydiniz. Yaşadıklarınızı kısaca anlatabilir misiniz?
O gece Gazze’nin güneyinde Han Yunus’ta Nasır Hastanesi’ndeydik. Anadolu Ajansı kameramanı Muhammed Al-Alûl’un ailesi de Gazze Şeridi’nde orta bölgede ikamet ediyordu. O gün gece olmuş, Muhammed de ailesine ulaşamamıştı. Maalesef işgalci İsrail F16 uçakları ile evini bombalamıştı. Muhammed Al-Alûl telefonda konuşuyor, ancak araçla hareket edemiyordu. Çünkü geceleri hareket eden her şeyi vuruyorlardı. Onunla telefonda konuşuyorlardı. Birinci oğlunun cesedi enkazdan çıkarıldı. Sonra ikinci oğlununki çıkarıldı. Muhammed sabahın erken saatlerine kadar bu korku içindeydi. O sırada ben canlı yayındaydım. Muhammed de yanımda bir sandalyede oturuyordu. Tüm gece sabah olup da güneşin doğmasını bekledi. O gece soğukta enkaz altında evlatlarını kaybeden bir babanın külli çaresizliğini, erkekliği mahveden duyguların çaresizliğini ben de yaşadım. Çocuklarının canlı olup olmadıklarını bilmiyordu ve tek yapabildiği sadece sandalyede öylece oturmaktı. Muhammed Al-Alûl orada çocuklarının olduğu yere gitmek için sabaha kadar bekledi ve o gece çocuklarını kaybetti. Dört evladı şehit oldu. Akrabaları şehit oldu. Bazıları yaralandı. Sabaha kadar orada kaldı. Daha sonra Muhammed, Gazze Şeridi Anadolu Ajansı kameramanı olarak çalışmaya devam etti. Gazze Şeridi’nde işgalin suçlarını ortaya koymak için bu insani görevi tamamladı.


