
Fulya Hanım, 7 Ekim’den sonra bölgeye giden ilk gazetecilerden birisiydiniz. Ve ilk olarak şunu sormak istiyorum. İsrail’in Müslümanlara yaptıklarını İsrail’den anlatmak nasıl bir duyguydu?
Elbette çok zor bir duyguydu. Çünkü aslında olay Gazze’de. Katliam, acı, dram Gazze’de. Ama Gazze’ye gidemiyorsunuz. Gazze sınırından anlatmaya çalışıyorsunuz ve sizi sık sık rahatsız eden İsrail güçleri var, siviller var. Çok, zor bölgelere gittik ama hiç bu kadar tedirgin hissettiğim bir ülke olmamıştı. Hep tedirgindim. Canlı yayın esnasında da “acaba birisi mi gelecek?” diye aklımdan geçip duruyordu, çünkü silahlı siviller çok fazlaydı. Zaten defalarca da yayınlarımıza geldiler, müdahale ettiler, silah kaldıranlar oldu. Sözlü tacizde bulunanlar oldu, yayınımızı dinlemeye çalışıp anlamaya çalışanlar oldu. Kameramanım, mesela, kamerasını tripoda koyuyordu ve sürekli kamerasından ayrılmak zorunda kalıyordu, çünkü gelen o müdahale veya tacizleri engellemeye çalışıyordu. Ben o sesler yayına çıkmasın diye çoğu zaman bağırarak konuştuğumu hatırlıyorum, çünkü adam küfür mü ediyor bilmiyorum. İbranice bir şeyler söyleyenler oluyordu. Dolayısıyla çok daha zordu İsrail’den anlatmak. Bir yandan İsrail’in atmış olduğu füzelere, bombalara tanıklık ediyorsun. Burnunun dibinde acı yaşanıyor. Tam yerine gidip göremiyorsun. Tamamen kapatmışlar. İsrail’in müsaade ettiği yerlerde durup zaten yayın yapılabiliyordu ama çoğu zaman bize müsaade ettiği yerlere siviller de geliyordu. Ve onlarla mücadele etmek çok zordu. Ben daha, sakin, müdahalesiz bir yayın yaptığımı hiç hatırlamıyorum diyebilirim. Yani siz belki izleyiciler belki onu anlamıyordu. Bazen anlıyorlardı. Sesler giriyordu. Veya canlı yayında bir müdahale oluyordu. Ama görüntünün arkasında hep kameraman arkadaşımın engellemeye çalıştığını, müdahale edenleri “bir dur” falan diye böyle benden uzaklaştırmaya çalıştığını çok hatırlıyorum. Fakat kısa bir süre sonra dönmek zorunda kaldım. Ben işlediğim olaylarda hep olayın sonuna kadar gitmeye gayret ederim. O takibi severim ben. Bir görev gibi görmüyorum çünkü. Ben bir gazeteciyim. Bir zaman dilimim yok benim. Mesela işte depremde üç buçuk ay bölgede kaldım. İsrail’de de yani elbette amacım Gazze’nin içine girmekti ama bu olay ne kadar gidecekse o kadar kalmayı planlıyordum. Fakat 10. gün dönmek zorunda kaldım.
Ne oldu da dönme kararı aldınız?
Ne oldu? Anladığım yani şöyle: Şimdi beni birtakım numaralar aramaya başladı İsrail’de. Bu aslında tartışıldı, ama şimdi yirmi, yirmi iki kodlu veya farklı rakamlardan ama kod şeklinde, dört rakamlı kod şeklinde hep telefonlarım çaldı ve biraz tedirgin edici saatlerde çaldı. İşte gece ikide, üçte, sabah beşte, bazen gece onda; anlamlandıramadım. Telefonlar ve hat benim üzerime kayıtlı değildi aslında. O kişi aradığında ve ben açtığımda huzursuz eden şeyler söylüyordu. “Nasılsın? Bugün iyi misin?” ve biliyor benim kim olduğumu. Hani böyle dolandırıcı telefonu gibi değil. Çünkü bir kod arıyor ve bilgisayar üzerinden arandığımı düşündüm. Çünkü uzaktan bir ses geliyor ve şöyle söylüyor. “Bugün iyi misin? Endişeleniyor musun? Kendine çok dikkat et. Dikkat ediyorsun değil mi?” falan. Böyle. Bu bir dolandırıcı olsaydı… Benim İbranice bilmediğimi bilen biri. Dolayısıyla İngilizce konuşuyor telefonda. Ve bu aramalar biraz sıklaşmıştı ve daha sonra ben bu kadar şiddetli tacizden, telefonlardan biraz açıkçası tadımız kaçtı o bölgede. Daha sonra ben döndüm. Döndüğüm gün benim kaldığım otele o akşam biri gel gelmiş. TRT World’den bir gazeteci arkadaşımız beni aradı, söyledi bu durumu. Bütün gazeteciler hep bir otelde kalıyorduk. “Fulya, otele İsrailli bir adam geldi ve seni sordu. Ve bir zarf gösterdi. ‘Bu zarfı ona vereceğim. Fulya nerede?’ diye sordu. Biz de dedik ki, o burada değil. Gitti.” Fatih bana bunu söyledi. “Fatih,” dedim, “Zarfı açıp baktın mı? Yani ne yazıyordu?” “Hayır, bize vermedi” dedi. “Ama seni çok sordu ve ‘o burada mı’ dedi.” “‘Emin misiniz? Gidin onu çağırın. Bu zarfı ona vereceğim’ gibi şeyler söyledi” dedi. Yani, orada basına yönelik, özellikle Türk medyasına yönelik ve Arap medyasına yönelik çok ama çok huzursuz edici şeyler yaşandı. Aslında bizim yaşadığımızı anlatmak doğru bir şey değil. Ama bize bu kadar bizi böyle tedirgin edici, bizi rahatsız edici tavırlar sergileyen bir ülke yönetimi. Birkaç kilometre ilerimizde Gazze’de gözünü kırpmadan bebekleri, çocukları öldürüyordu.

Ona tanıklık etmek nasıl bir his?
O işte o çok korkunç bir şey. Gözümüzün önünden şeyler geçiyordu ve biz bunları görüntülüyorduk biliyor musun? Heronları görüntülüyoruz. Heronların sesi geliyor. Savaş jetlerinin sesi geliyor. Ve kaç defa kameraman arkadaşım zaten o bombanın atıldığını görüntüledi. Gözümüzün önünde savaş jeti bombayı bırakıyordu. Ve o esnada yüzlerce kişi hayatını kaybediyordu. Yani o bombaların bırakılışını görüyorduk. Çok acı bir şey. Yani hep zaten yayınlarda onu da söyledim. Buradan anlatmak çok zor bunu. İsrail’in yapmış olduğu katliamın haberini İsrail’den yapıyorsun. Haber orada. Evet, haber orada. Ama biz gidemiyorduk. Hamas tabii bu saldırılara karşılık veriyordu. Bir yandan Hamas tarafından gelen roketlere de tanıklık ediyorduk. Ama o roketler çoğu zaman düşmüyordu zaten. Demir Kubbe onları imha ediyordu. Onları da görüntülüyorduk. Bomba veya işte attığı roketlerden tedirgin olmuyorduk, çünkü Demir Kubbe zaten onları yakalıyordu. Dolayısıyla bizi aslında huzursuz eden şey, bu tacizler ve bu yıldırma politikaları, bu bizi susturma çabaları, rahatsız etmeleri. Yani, “gidin” diyor aslında. “Git, görme, Gazze’yi anlatma. Ben burayı bombalayacağım, sen bunu dünyaya duyurma.” Bize fiilen bunu söyledi İsrail. Ve zaten bunu sadece ben yaşamadım. Sonra birçok arkadaşımız aynı tehditleri, tacizleri yaşadı. Aynı sıkıntıları çekti. Kimi döndü, kimi kaldı. Ama oradan Gazze’yi anlatmak çok daha zor bir şeydi yani.
Bir İsrail milletvekili diyor ki, “Oraya gazetecileri almıyorsa İsrail hükûmeti” -yani kendi ülkesini eleştiriyor- “demek ki dünyadan bir şey gizlemek istiyorlar.” Evet. Neden? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet çok doğru. Zaten İsrail’den farklı sesler yükselmeye başladı. Kendi ülkesinde de biliyorsunuz yüzde yüz bir destek yoktu Netanyahu’ya. Bir yandan esirlerin aileleri her gün eylemler yaptı, yapmaya da devam ediyor. Bir yandan Netanyahu’nun işlemiş olduğu bu savaş suçunun, insanlık suçunun karşısında duran bir kesim vardı. Evet, oran çok yüksek değildi ama yine de karşı duranlar vardı aynı zamanda o vekil zannediyorum hatta uzaklaştırma da almıştı meclisten. Şimdi, elbette çok doğru söylüyordu, çünkü Netanyahu hükûmeti… Bakın, içeriye bazı gazetecileri aldılar Gazze’ye. Amerikan medyası girdi. Kendi istedikleri gazetecileri aldılar. Ve kendi istedikleri yere götürdüler. Böyle bir basın turu gibi bir şey yapıldı ve geri geldiler. Şimdi zaten bunu görüntülemek, yani o İsrail’in istediği yeri çekmek bana bir şey ifade etmez ki. Yani, o içeriye giren Amerikan medyasındaki görüntüleri, haberleri de ben izledim. Ne anlattı? Ne gösterdi ki? O kadar insan ölürken, o kadar büyük katliam varken, bir kan lekesi bile göstermeden orada; insan kanıyla doldu Gazze. Küçücük bir kara parçası. Yani kanla doldu. Yaşanan hiçbir acıyı göstermeden askerî operasyona dair, askerleri, tankları… “İşte hastanede tünel” denilen ama ne olduğu anlaşılmayan görüntüler paylaşıldı. Şimdi eğer ki sen Şifa Hastanesi’nde gerçekten tünel varsa şöyle çekim yaparsın [yavaşça, okur gibi]: “Bakın, Şifa Hastanesi’nin önündeyim. Şimdi yürüyerek gideceğim, size tüneli göstereceğim.” Bunu hızlandırarak okursun, ama onu o zaman göstermen lazım. Parça parça saçma sapan görüntüler Amerikan medyasından da servis eden oldu. Ama sonra ne oldu? Artık fark ettiysen aylar geçti. Batı medyası da artık gerçekleri duyurmaya başladı, çünkü gerçek ve hakikat saklanamaz. Ama bir gün, ama 100 gün sonra ortaya çıkardı. Zaten Batı’daki o eylemler çok şaşırttı. Ben Batı’nın böylesine protestolar yapacağını hiç beklemezdim. Öyle protestolar oldu ki Türkiye’de bile böyle kalabalık protestolar yapılmadı. Bazı ülkelerde meydanlar doldu taştı. Hiç belki de beklemediğim, tahmin etmediğim ülkelerden böyle şeyler geldi. Batı’daki uyanış da çok önemliydi. O baskı...
Kudüs’te görev yaptınız o 10 günlük kısa süre içerisinde. Aslında değişik bir coğrafya. Hem Yahudilerin hem Müslümanların bir arada yaşadığı bir coğrafya. Oradaki Müslümanlara yönelik büyük baskı vardı. Özellikle ilk cuma günü oraya giren ilk gazeteci de siz oldunuz. Neler yaşandı o gün?
7 Ekim’den sonraki ilk cumaydı. Ve Hamas tarafından çağrı yapılmıştı. “Cuma namazı sonrası öfkenizi gösterin” şeklinde bir çağrı yapıldı. Ve biz de hem Batı Şeria’da hem Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da binlerce Müslüman’ın namaz kılmaya geleceğini ve daha sonra eylem olacağını düşünüyorduk. Ama daha geceden; perşembeyi cumaya bağlayan gece zaten yollar kapanmaya başladı. İsrail polisi, Mescid-i Aksa çevresini Doğu Kudüs’ün birçok sokaklarını bariyerlerle kapattı. Batı Şeria’dan girişler kapatıldı insan gelmesin diye. Her tarafta polis vardı. Biz o perşembe gecesi sınırdan Sderot’tan Doğu Kudüs’e doğru gelirken her tarafta polisleri gördük ve her yolun kapalı olduğunu gördük. Dedim ki “yarın buraya hiç kimseyi almayacaklar galiba.” Sabah oldu. Cuma sabahı. Her taraf polis bariyerleriyle kapalı. Yüzlerce, belki binlerce polis var. Artık cuma vakti geldi. Mescid-i Aksa normalde neredeyse yüz bin kişinin namaz kılabildiği kutsal bir mekân. Zannediyorum sadece iki bin kişi içeriye girdi. Biz yayınlara sabah 10.00’da başladık. Önce o ayrımcılığı görüntüledik. Yani, İsrail polisi kimi isterse Mescid-i Aksa’ya onu aldı. “Sen gel, sen çık, sen gel, sen çık.” Gözümüzün önünde o ayrımcılığı görüntüledik. Altmış yaş üstü genellikle daha böyle yaşlı diyeceğimiz kesimi, amcaları içeriye aldı; gençleri katiyen. Eliyle ittirdi zaten. Doğu Kudüs’te oturanlar giremediler. İnsanlar artık o kadar yılmışlar ki yıllardır yaşadıkları ayrımcılık, baskı, zulümden. Artık böyle o yorgunluğu gördüm oradaki Müslümanların yüzünde ve bedeninde, yaydıkları enerjide. İsrail polisi “Çekil” dedi, “Giremezsin” dedi. Boynu bükük bir şekilde dönen Müslüman gençleri gördüğümde çok üzülmüştüm. Canlı yayındaydım o zaman. İçeriye çok az sayıda insan alındı. Sonra belli bir sayıda genç “İçeriye alınmadıysak, biz de Mescid-i Aksa çevresindeki sokaklara seccademizi serelim, oranın manevi havasında namazımızı kılalım” dedi. Zannediyorum bir 50-100 kadar genç Mescid-i Aksa Aslanlıkapı’ya yakın bir yerde, caddenin üzerine, seccadelerini serdiler. Tam namaz başlıyordu. O sırada gözümüzün önünde polisler birbirlerine el bombaları dağıttılar. Yani, el bombası gibi gaz bombaları dağıtıldı. Tam namaz başladı. İbadete başlamışlardı ki onlarca gaz bombası attılar namaz kılan Müslümanların üzerine. Bir anda “güm güm güm güm güm.” Biz de canlı yayındayız.
Ben o gaz bombalarını birbirlerine dağıttıklarını gördüm. Kameraman arkadaşım Halil de yakaladı o görüntüleri. Bir anda attılar. Tabii o kadar yoğun, korkunç bir şeydi ki nefes alamıyorsun. Bir anda patlama sesi geliyor, gaz bombasının vermiş olduğu ağır koku geniz yakıyor. Göz gözü görmemeye başladı. Arkadan atlı polisler geldi “ne oluyor” demeye kalmadan. Başka bir polis geldi. Bir adama plastik mermi sıktı. O adamın başı kanıyor. Yerde seccadeler kaldı. Gençler haliyle o zulümden kaçmaya çalışıyorlar. Çünkü atlı polisler öyle bir geliyor ki oradaki insanların üzerine doğru. O da yetmedi. O korkunç koku. O lağım kokusu, bir hafta üzerinden o kokunun çıkmadığı içinde kimyasal olan o sıvıyı sıkmaya başladılar. Bak, dakikalar içinde. Gaz bombası, plastik mermi, atlı polisler, bu lağım suyu kokan o suyu sıktılar. Dakikalar içinde. Ya dedik bu adamlar ne yaptı; girme dedin, girmedi Mescid-i Aksa’ya. Tamam. Ya bırak oradaki o manevi atmosferde namaz kılacaktı, gidecekti. Ve gerçekten ne ellerinde bir döviz, ne bir slogan, ona şaşırdık. Diyorlar ki, mesela, “İsrail polisi müdahale etti.” Yayında dedim ki; oradaki diğer arkadaşları da aslında uyandırmaya çalıştım; “Bu bir müdahale değil, bu bir saldırı. Böyle söylememiz daha doğru olacak” dedim. Neyin müdahalesi? Namaz kılıyor adam. Yani senin en doğal hakkın. Hangi dine mensup olursan o ibadet hakkı. Bu nasıl insanların elinden alınabilir? Ve o saldırılar zaten orada canlı yayında gösterdik ama bu ilk değildi. Onu da söyledik. Yani bu ilk değil yıllardır insanlar bu zulmü yaşıyorlar. Yıllardır aynı muamele. Dolasıyla ilk cuma yapmış olduğumuz o yayın epey bir yankı buldu. Hem Türkiye’de hem Arap dünyasında hem Batı medyasında epey bizim o görüntülerimiz paylaşıldı. O esnada da tabii hiç kayıttan çıkmadan saatlerce yayın yaptık. Hiç unutamayacağım o kokuyu, o muamele o yaşanılanlar yani Gazze’de, sadece Gazze’de değildi katliam. Batı Şeria da, Kudüs de çok acı bir durumdu.

İsrail Gazze’ye girmek istiyor, haritacılık oluyor. Bu savaş daha öncekiler gibi bir gün bitecek. Nasıl bir Gazze görmeyi planlıyorsunuz, düşünüyorsunuz, hayal ediyorsunuz ve gelecekteki Gazze’yi, Filistin’i nasıl hayal ediyorsunuz?
Yani taş taş üstünde kalmamış, tamamen enkaza dönmüş durumda. O güzelim yaşam alanları tarumar edilmiş durumda. Muhtemelen ceset kokulu çok ağır bir tabloyla karşılaşacağımı düşünüyorum. Ağır görüntüler olacak. Hatırlarsın belki; bir sağlık ekibiyle yine CNN International muhabiri bir yere kadar girebilmiş. Esas o yıkımın olduğu yerleri bile daha görmeden sadece Refah çevresindeydi zannediyorum. O bir yarım saat kadar içeride kaldı. Çıktıktan sonra yapmış olduğu yayında o gözündeki hüznü çok iyi hatırlıyorum.
Gelecekte ne olacak? Şimdi bu insanlar topraklarından ediliyorlar. Bu insanların kendi topraklarında yaşam hakları ellerinden alınıyor. Dünyanın gözü önünde ellerinden alınıyor. Ve günlerdir, haftalardır süren bir katliam var. Batı’da halklar ayağa kalktı. Ama otoritelerin buna dur demesi gerekiyor.
İleride ne olur? İnsanoğlunun bu kadar kötü olduğu bir dünyada inan kestiremiyorum. Daha büyük bir katliam mı yapılacak? Gazze haritadan tamamen silinecek mi? Yoksa gerçekten iki devletli bir çözümle mi bu olay sonuca vardırılacak? Bilemiyorum. Çünkü insanın en kötü hâlini gördük. İnsan olmaktan utandım yani. Dolayısıyla sen kestirebiliyor musun?



