Soykırım bazıları için kârlıdır; bu da, kârın, soykırımın hâlâ sürüyor olmasının nedenlerinden biri olduğunu gösterir. Peki, Gazze’deki soykırımdan ve Batı Şeria ile Lübnan’daki askerî operasyonlardan kimler kâr elde ediyor?
Teoride, devletlerin Batı Şeria ve Gazze’deki İsrail işgalini bir yıl içinde sona erdirmek üzere iş birliği yapma yükümlülüğü vardır. Aynı şekilde, şirketlerin de İsrail’in gerçekleştirdiği yasa dışı faaliyetlerden sorumlu bir şekilde çekilme yükümlülüğü bulunuyor. İsrail’in uluslararası hukuku ihlalde geldiği nokta dikkate alındığında, bu savaş çabasını ayakta tutan tedarik zincirini sekteye uğratmak, yani boykot, yatırımların geri çekilmesi ve yaptırımlar, ilerlemenin tek mantıklı yolu gibi görünmektedir. Ne var ki, ekonomik olarak gelişmiş devletlerin ve büyük şirketlerin çıkarları, İsrail’in jeopolitik üstünlüğünü sürdürmesi yönündedir. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi, doğrudan “kâra karşı hakikati söyleme” cesaretini gerektirir. Bu çerçevede, bu kısa yazı, İsrail savaş ekonomisini besleyen ve işlenen suçların devam etmesine imkân tanıyan tedarik zincirinin farklı unsurlarını ve çıkar ilişkilerini ele almaktadır.
İsrail, küresel ekonomik sistemin merkezine doğrudan bağlı yerleşimcisömürgeci bir karakoldur. Savaş ekonomisi ABD tarafından ortaklaşa finanse edilmektedir. Yatırımcıları, dünyanın en kanlı tedarik zincirlerinde -askerî hizmetler, kanlı elmas ticareti, casus yazılımlar, kobalt madenciliği ve silah sanayisi gibi alanlarda- başı çeken aktörlerdir. İsrail, on yıllardır bölgenin istikrarsızlaştırılmasında öncü bir rol oynamıştır. Bu süreçte hem kendi askerî ekonomisini büyütmüş hem de küresel değer zincirleriyle olan bağlarını derinleştirmiş, bunu da bölgedeki yerel Arap nüfusun pahasına gerçekleştirmiştir.
Düşmanlıkların tırmanmasından ilk fayda sağlayan sektör, askerî sanayidir. Bu sektör, karar alıcılarla sıkı ilişkilere sahiptir; bu ilişki genellikle “askerî-sınai kompleks” olarak adlandırılır. Gazze’deki soykırım ve Ukrayna’daki savaş, dünya genelinde bu sektör için tarihî düzeyde kârlar anlamına gelmiştir. İsrail’e silah sağlayan başlıca şirketler ABD, Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa merkezlidir. Bu ülkeler, aynı zamanda dünyanın en büyük silah ihracatçıları arasında yer almaktadır. Bu devletler, İsrail’e silah ihracatına lisans vererek uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerini ihlal etmektedir.
Silah ihracatı yapan şirketler arasında Boeing, General Dynamics, Leonardo, Lockheed Martin, RTX (eski adıyla Raytheon), BAE Systems, Rheinmetall ve Rolls-Royce yer almaktadır. Bu şirketlerin ürünlerinin Gazze’de ve günümüzde Lübnan’da sahada işlenen savaş suçlarında kullanıldığına dair belgelenmiş kanıtlar mevcuttur. Bu şirketlerin faaliyetleri, Barclays, Lloyds, Santander, Deutsche Bank ve HSBC gibi dev bankalar tarafından finanse edilmektedir. Roket, bomba ve savaş uçaklarına olan yoğun talebin yanı sıra, İsrail’in yerleşimciler tarafından kullanılmak üzere tasarlanmış silah ve tüfekleri defalarca satın aldığı görülmektedir. Silah ithalatının istikrarlı biçimde sürmesi, aynı zamanda bir silah ihracat akışıyla paralel ilerlemektedir. Soykırım, İsrailli askerî şirketler için, pazarlama ve silah test etme açısından çok elverişli bir zemin sunmuştur. Bu şirketlerden biri olan Elbit Systems, ihracatını artıran bu durumdan ciddi ölçüde fayda sağlamıştır.
Veri toplama ve depolamayı mümkün kılan teknolojiler, güçlü birer kontrol aracıdır. İsrail, küresel gözetim ve siber güvenlik endüstrisinde başı çeken aktörlerden biridir. Filistin halkı üzerindeki denetimini derinleştirmek için fiziksel gözetim teknolojileri ve casus yazılımlar kullanmasıyla kötü bir şöhrete sahiptir. Bu teknolojiler, küresel pazarda ticarileştirilerek başka baskıcı rejimlerin denetim faaliyetlerine de hizmet eder hâle gelmiştir. En bilinen ürünlerden biri, İsrailli NSO Group tarafından geliştirilen ve dünya genelinde insan hakları savunucularını hedef almak için kullanılan Pegasus casus yazılımıdır.
İsrail, Filistinliler hakkında takıntılı bir şekilde sınırsız veri toplarken bu verileri depolamak için bulut altyapısına ihtiyaç duymaktadır. Bu amaçla, 2021 yılında Amazon ve Google ile “Nimbus Projesi” olarak bilinen bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşma, geniş çapta itirazlara yol açmış ve “Apartheid için Teknoloji Yok” (No Tech for Apartheid) hareketini doğurmuştur. Benzer şekilde, Microsoft da İsrail’e Filistin nüfusunu yönetmesini kolaylaştıracak yazılım hizmetleri sağlamaktadır.
İsrail’in teknolojiyi bir kontrol aracı olarak kullanması, devam eden soykırım sürecinde yeni bir boyut kazanmıştır. “Lavender” adlı program kapsamında yapay zekâ (AI) kullanılarak “ölüm listeleri” hazırlanmıştır. Bu süreçte, ABD merkezli teknoloji şirketi Palantir, İsrail’e sağladığı yapay zekâ hizmetleriyle büyük kârlar elde etmiştir. Yapay zekânın savaşlarda kullanımı uzun süredir tartışma konusu olsa da, bu örnek, yapay zekânın bu denli büyük çapta kullanıldığı ilk durumlardan biri olarak öne çıkmaktadır, zira tahminlere göre Lavender, on binlerce Filistinlinin öldürülmesine doğrudan rehberlik etmiştir.
Hava bombardımanı, savaş alanlarındaki eşitsizliğin simgesidir. Teknolojik açıdan gelişmiş devletler, kendi personelleri için neredeyse hiçbir tehlike arz etmeyecek biçimde gökyüzünden silah kullanabilmektedir. Filistin ve Lübnan’a bomba yağdıran savaş uçaklarının bir kısmı, NATO F-35 Programı aracılığıyla tedarik edilmekte ve bakım görmektedir. İsrail tarafından kullanılan savaş uçaklarını satan başlıca şirketler arasında Lockheed Martin ve Boeing yer almaktadır. Birleşik Krallık ve Hollanda’nın İsrail’e savaş uçağı parçaları tedarikindeki rolünü sorgulayan aktivistlerin çabaları ise siyasi isteksizlik duvarına çarpmış; NATO yükümlülükleri, uluslararası hukuki yükümlülüklerin önüne konulmuştur.
Bu savaş uçaklarını çalıştıran jet yakıtı, uzun bir tedarik zinciri üzerinden taşınmaktadır ve bu zincirde Amerikan şirketi Valero önemli bir rol oynamaktadır. Rafine edilerek jet yakıtına dönüştürülebilecek ham petrolün tedarik zinciri; ABD, Azerbaycan, Angola, Nijerya ve Brezilya’yı kapsamaktadır. Tarihsel olarak, uluslararası hukuku ihlal eden devletler üzerinde baskı kurmak için enerji ambargoları bir araç olarak kullanılmıştır. Latin Amerika’da bu tür bir ambargonun ilk işaretleri ortaya çıkmaya başlamış, Kolombiya İsrail’e kömür ihracatını durdurduğunu açıklamıştır.
Tedarik zincirinin bir diğer ayağı olan enerji endüstrisi soykırımı teşvik eden unsurlardan birini oluşturmaktadır. Deniz kıyısındaki son Filistin kenti olan Gazze, İsrail’in enerji hedefleri açısından hem bir tehdit hem de bir sınırlama teşkil etmektedir. İsrail’in gaz sahaları, bir savaş bölgesinde güvende değildir. Soykırımın başladığı sırada İsrail; BP, Chevron ve Eni gibi potansiyel yatırımcılarını güvende oldukları konusunda temin etmiştir. Öte yandan, Gazze’nin ele geçirilmesi, kıyı açıklarında henüz kullanılmamış doğal gaz rezervlerinin de sömürülmesi için bir kapının aralanması anlamına gelmektedir. Filistin ekonomisi, İsrail’in petrol ve doğal gaz çıkarımı üzerindeki kısıtlamaları nedeniyle büyük zarar görmektedir. Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in Filistin’in doğal kaynaklar üzerindeki egemenliğine saygı göstermemesinin yıkıcı etkilerini, işgalin yasa dışılığına ilişkin kararında özellikle vurgulamıştır.
Yakın zamanda Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) Hareketi, İsrail’deki doğal gaz çıkarımı ve arama faaliyetlerine katılımı nedeniyle Chevron’a karşı bir kampanya başlatmıştır.
Enerji ve silahlar, Maersk ve Zim gibi deniz taşımacılığı şirketlerinin yardımıyla İsrail’e taşınmaktadır. Transit hatları, bu tedarik zincirini kesintiye uğratmak için elverişli bir zemin sunmaktadır. İspanya ve İtalya’daki limanlarda sosyal hareketlerin ve sendikaların bu zinciri sekteye uğratmak üzere harekete geçtiği ve bazı somut başarılar elde ettiği görülmüştür. Benzer şekilde, Yemen’deki Husiler de devam eden soykırıma karşı yürüttükleri askerî stratejide deniz yolu taşımacılığı ve transit hatlarını hedef alarak başarı sağlamışlardır.
Soykırım, komşu ülkelerdeki kargo ve transit işletmeleri için de yeni fırsatlar yaratmıştır. Özellikle, Mısır üzerinden sığınmaya çalışan Gazzelilerden talep ettiği ücretlerle milyonlarca dolar gelir elde eden “Hala” adlı şirket dikkat çekmektedir. Öte yandan, Ürdün’de faaliyet gösteren Petra, Karim ve Salam gibi transit şirketleri, Husi ablukasının ardından İsrail için alternatif güzergâhlar ve ithalat pazarları sunarak bu durumdan kâr sağlamıştır. Bu şirketlerin faaliyetlerine olanak sağlayarak hem Ürdün hem de Mısır devleti, uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal etmektedir.
İsrail’in savaş ekonomisinin finansmanı büyük ölçüde ABD’ye dayanıyor olsa da, küresel bankaların da burada önemli bir rolü vardır. Özellikle Citibank, İsrail’in savaş ekonomisinin ve bu ekonomiyi besleyen silah şirketlerinin finansmanında başat aktörlerden biri olmuştur.
Soykırım öncesinde uluslararası dikkat daha çok yasa dışı yerleşim faaliyetleri etrafındaki ekonomik faaliyetlere odaklanmaktaydı. Avrupalı bankalar, yasa dışı yerleşimlerin inşasında faaliyet gösteren şirketleri yıllardır finanse etmektedir. Bu kapsamda, Ford, JCB ve Caterpillar gibi şirketler, yıkımlar başta olmak üzere çeşitli amaçlarla kullanılan ağır iş makineleri tedarik etmektedir. Bu tür faaliyetlerin uluslararası boyutta daha fazla dikkat çekmeye başlaması, yerleşimlerle bağlantılı şirketlerin yer aldığı Birleşmiş Milletler “Yerleşim Veri Tabanı”nın oluşturulmasına yol açmıştır. Bu veri tabanında, sömürge düzeninin ayrılmaz parçası hâline gelen bazı İsrailli şirketler yer almaktadır. Bu şirketler su, elektrik, yol inşası, kontrol noktaları gibi altyapı hizmetlerini yürütmektedir. Ancak veri tabanı hâlen sınırlı bir kapsama sahiptir ve tedarik zincirinin daha geniş biçimde incelenmesini içerecek şekilde genişletilmesi yönünde çağrılar yapılmaktadır.







